23 Ekim 2013 Çarşamba

Üşümek

Kaldırım taşlarıyla döşenmiş bir yol. Taşları eskimiş.  Sıra sıra evler, dükkanlar ve çıkabilecekleri yerleri değerlendirmiş, henüz sararmamış otlar, kurumamış çiçekler.

Evden bir anda çıkmış, ne hızlı ne de yavaş  yürüyordu... Esinti ürpertisini tetikliyor, yarımyamalak belinin kenarından bağlanmış montunun kuşağının üzerinde  kollarıyla kendini sarmış bir şekilde yürüyordu. Kalkık yakaları saçlarını tutamıyor, rüzgar yüzünden ensesine dolaşıyordu. burnu soğuktan kızarmış, parmak uçları hissizleşmişti. Az önce yaşadıkları, topuk sesleriyle karışıyor, gözlerine vuruyordu. Minik yağmur damlaları yüzüne, saçlarına, bacaklarına konuyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar vardı bir de. Gittikçe şiddetlenerek üstüne düşen suları farketmiyordu. Tek hissettiği gittikçe üşüdüğüydü. Beyni uyuşmaya başlamıştı. Ne sesleri, ne kelimeleri, ne hissettiklerini ayırtedebiliyor, hepsi havada bir toz bulutu gibi dönüp duruyordu. Bütün gün hiçbir şey yememişti. Düşünceler, gözyaşları, yağmur, soğuk iyice halsiz düşürmüştü artık.

Zile bastı, eve girdi. Üstünü değiştirdi. Bir anda kendini çok çaresiz hissetti. Gözyaşlarına engel olamadı. Bu sefer sessiz, sakin de değil, hıçkıra hıçkıra ağladı. Sakinleştiği bir ara, "gel şarap içelim" dedi arkadaşı. Şarabı sevdiğini bilirdi. Kafasını dağıtmak için yapmıştı. Beraber şarap içmeye başladılar. Gözyaşlarına ara ara engel olabiliyordu.  Bir ara "bu kadar mıymış şimdi?" diyebildi. Cevap alamadı. Beraber bir şişe şarabı bitirdiler. Kendini çok uyuşuk hissediyordu. Çaresizlik hissi neden oluyordu buna.  Biraz uyumak istedi. Gitti yattı.

Gözünü açtığında arkadaşı yanındaydı. "Hadi birşeyler yiyelim, çok acıktım." dedi. Canı hiçbir şey istememesine rağmen masaya gitti. Ufak tefek birşeyler yutmaya çalışırken arkadaşı, erkek arkadaşının geleceğini söyledi. Erkek arkadaşı da muhtemelen olanları biliyordu. O da onun arkadaşıydı sonuçta. "Tamam, iyi olur gelmesi." dedi. Gerçekten de iyi olabilirdi.

Yerde oturmuş, şarap ve sohbete devam ederken kapı çaldı.  Kapıya doğru gidince neden orada beklediklerini anladı. Tek bir kişi gelmemişti. O da gelmişti. Kadın, O'na bakarken O bakamıyordu bile. "Girebilir miyim?" dedi. Herkes kadına bakıyordu. "benim için bir sakıncası yok" dedi kadın ve lavaboya gitti. Çıktığında Onun koridorda beklediğini gördü. "Gel benimle" dedi ve kadını elinden tutup odaya çekti. Odaya girdiği gibi sarıldı kadına. Koltuğa oturdular. " Seni böyle göreceğimi tahmin etmiyordum. Çok ağlamışsın. Gözlerin ne hale gelmiş." dedi. Kadın O'na baktı ve kendine hakim olamadı. Ağlamaya başladı. Adam da üzgündü ama hiçbir şey yapmıyordu. Sadece böyle olması gerektiğini söylüyordu. Bu zamana kadar çaresizliği hiç bu kadar hissetmemişti kadın.

Adama kızgındı. Nasıl ağzını açıp tek bir laf etmez diye düşündü. Çok mu zordu? Bitecekse de en azından uğraştığını bilmek istemişti. En azından O da istedi ama olmadı demek istedi. Daha az acı vermeyecekti bu ama en azından kendini bu kadar yalnız hissetmeyecekti. Bütün bunlar beyninden geçerken adam kadının ellerini tuttu ve " Kimseyi bu kadar sevme, ben sevdim de ne oldu sadece kendini üzersin, kimse senden daha değerli değil" dedi. Kadın, adamın gözlerine son kez o gün, o an baktı.

Daha sonra ne "Hava soğuk, üşüyeceksin." mesajına ne de diğer mesajlarına cevap verdi.

Hiçbir şey yapmayan o adamı öyle ya da böyle bırakıp, bir daha kimseyi sevmeyeceğini söyledi kendine.  Ta ki 2-3 sene sonrasına kadar...

21 Ekim 2013 Pazartesi

"O"

Bir kadın için hayatındaki erkekler önemlidir. Babası, dedesi, kardeşi, abisi, amcası, dayısı vs. kim varsa.

Dayım var benim mesela. Biz İstanbul'da dayım da Çorum'da yaşardı. Antalya'dan Çorum'a gidecek olsa İstanbul'a gelir beni görürmüş. Çocukluğuma dair çok anım var dayımla. Beni kahveye ve maçlara götürürmüş. Beşiktaşlı dayım. Ben ise Fenerbahçeli. Giderdik maçlara ama.

Manevi dedem... Annem ile babamın iş arkadaşıymış. Patronları hatta. Ben doğduğumda onların senelere dayanan dostlukları çoktan oluşmuş. Bana küçükken sormuşlar "bu kim?" diye. Ben de "dede" demişim. Sonra da öyle kalmış. Büyükbabamı hiç görmedim, dedem ben 9 yaşındayken vefat etti. Dolayısıyla 14 yaşıma kadar dedem diyebileceğim tek insandı. Her geldiğinde beni saçlarımı okşayarak uyuturdu. Ben de bir tek Onun dokunmasını isterdim. Başka kimseyi saçlarıma dokundurmazdım. Masallar anlatmazdı hiç. Hikayeler anlatırdı. Bazen komik, bazen karışık ama hep güzel hikayeler... Sorular sorardı sonra Onu ne kadar dinlediğimizi daha doğrusu ne kadar dikkatli dinlediğimizi anlamak için. Bazen sessizce severdi saçlarımı.  Hep uzundu saçlarım. Banyodan çıktığımda saçlarımı tarardı. Saç kurutma makinasıyla kurutmama izin vermez, havluyla kendi kuruturdu. Hergün de gelse mutlaka saçlarımı okşayarak uyuturdu. Kedi gibisin derdi bana. Çok sıcak kanlı bir insan olmamama rağmen Ona hep içten ve sımsıkı sarılırdım. Dedem ya derdim. Hayatımdaki en önemli insanlardan biriydi.

Babam... Babam benim kahramanımdı. Dünyanın en güçlü adamıydı. Haftasonları beraber çıkar Göztepe SSK nın orada sabit pazara giderdik. Sohbet ede ede giderdik. Dondurma da yerdik. "Anneni mi babanı mı seviyorsun" sorusunun cevabı "ikisini de çok seviyorum. Sormayın bana böyle şeyler." derdim ama ben en çok babamı severdim. Annem üzülmesin diye öyle yanıt verirdim.

Ben Ricky Martin'i çok severdim. Odamda posterleri vardı. Kasetleri ilk çıktığı gün alırdım. Üçü de bozulurdu. Bir gün annem, kardeşim ve ben Çorum'a gittik. Giderken de babama "eğer posterler düşerse düzgünce katlayıp, masamın üstüne koyar mısın" dedim. "Tamam" dedi. Eve geldiğimiz de üçü de evde. Odaya bir girdim baktım, duvarda iki, üç poster kalmış. Hepsi düşmüş, babam da katlayıp masamın üstüne koymuş güya. Sonradan öğrendim ki üçü girmiş odama posterleri duvardan sökmüşler, katlayıp masamın üstüne koymuşlar. Bana da düştü demişler. O zaman da gülmüştüm çok, hala daha da gülüyorum.

Ben on dört yaşındayken Antalya'ya taşındık biz. Birkaç sene gelemedik İstanbul'a. Telefonla konuştuk dedemle. "Biz gelemiyoruz, sen gel" derdim. "tamam" derdi ama gelmedi. Sonra görüşmeler kesildi. Ben bir hastalık atlattım. 2 sene sonra ilk defa hastanede yatarken aradı. Konuştuk biraz. O kadar. Yani 1999 senesinden beri görmüyorum kendisini. Son 5 senedir İstanbuldayız. Aynı şehirlerdeyiz. Yaşadığını biliyorum ve bir gün ölüm haberini almak istemiyorum.

Dayım. Dayım Antalya'ya da geldi sık sık. Hala görüşüyoruz ama eskisi gibi değil. Zaman herkesi değiştiriyor.  Hayatları da tabi.

Babama gelince. Herşey küçükken daha güzeldi.

Büyüdükçe mi sevgiler azalır ya da insanlar gider bilmiyorum. Büyümeyi sevemedim hiç. Büyüdükçe birşeyleri kaybediyor insan. Herkes gider düşüncesi zamanla işliyor beynine. Kimse kimseyi o kadar da sevmiyormuş demek ki derdim. Zaten bu durumdan olumlu birşey çıkarmak maalesef çok zor.

Sonra bu düşünceler iyice perçinlenmişken, üstlerinden seneler seneler geçmişken, O geldi. Bakıldığında çok ta bir farkı yoktu aslında. Tanıdıkça birşeyler değişti. İçimde ne varsa geriye attığım, bir bir çıkarıyordu bilmeden. Aslında biraz canım acıyordu. "O da mı öyle yoksa? bunları yapıyor ve sonu yine aynı mı olacak acaba?" diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Ama o bunların farkında değildi. Çünkü bu yazıdaki şeyleri ayrıntılı bilmiyordu. Konuşmamıştık hiç. Bilmediği şeylere bile dokunabiliyordu. Benim bile unuttuğum şeyleri, bir sürü şeyin altından cımbızla çekiyordu sanki. Bir kere saçlarımı taramıştı mesela. Birkaç gün önce de saçlarımı sevdi usul usul. Gözlerine bakmaktan alıkoyamadım kendimi. Kimseyi dokundurmadığım saçlarıma Onun dokunması o kadar iyi gelmişti ki. Nereden biliyordu? Nereden aklına gelmişti? Farkında mıydı acaba bana neler hissettirdiğinin?  Korktum aslında. Hiçbir sevginin sürekli olamayacağı öğretildi bana ve acaba O da mı sürekli olmayacaktı? Ama öyle dokunmuyordu. Sanki hep yanımda olacakmış gibiydi. Zaten hep yanımdaydı sanki yıllardır ve hala da öyle olacak gibiydi.

"O",  bütün bunları nasıl yapıyordu? Nereden biliyordu? Nasıl bu kadar bilmeden, çok derine inebiliyordu? Bazen gerçekten birbirimizi yeni tanıdığımızı düşünmüyorum. Yıllardır bir şekilde hayatımızdaydık birbirimizin. Reenkarnasyon ya da paralel evren mucizesi mi yoksa bu? Eğer öyleyse bu sefer hep yanımda kalabilir mi?


18 Ekim 2013 Cuma

Ve o geldi...

İçimde birikmiş herşeye parmağının ucuyla dokundu... Belki ufak bir dokunuştu onun için... Yağmur damlasının birikintiye düştüğündeki gibi dalga dalga yayıldı. Kalbime dokundu. İçim cız etti. O dokunuşta birşey vardı.

Birşey var. Yaşayıp göreceğim.

Birşey var.

Bazen bir lafıyla öyle bir yere dokunuyor ki O'na sarılıp ağlamak istiyorum. Çok ağlamak. Söyleyecek çok şeyim var Ona.

16 Ekim 2013 Çarşamba

Seviyorum

Göksel'in Rüzgar şarkısını dinliyorum şu an. Dışarı da o. Rüzgar değiyor saçlarına. Dolaşıyor saçlarının arasında. Dalgalı saçları var. Bukle bukle. Saçlarını okşadığımda parmaklarımın arasında usulca dolaşıyor. Çok güzel kokuyor saçları. Beyazlar var aralarında. Az. Geri kalan saçları yanımda beyazlasın istiyorum. Saçları beyazken de parmaklarımın arasında dolaşsın istiyorum. Benim de ellerim buruşacak, en çok o zaman yakışacak beyazları ellerime.

Seviyorum onu. Kulağıyla boynunun arasında kokuyu da. Sağ tarafı ile sol tarafı farklı kokuyor. Bir tarafı sakinlik, dinginlikken diğer tarafı arzu... Caddeler de yürüyor şimdi. Belki dudaklarında sigarasıyla. Şu an karşımda da var paket paket sigarasından. Ama o yokken çok yabancı. Neler düşünüyor acaba şu an. Ben onu bir caddede yürürken düşünüyorum şu an. Saçları rüzgardan savruluyordur. Ne güzel kokuyor aslında ama ne arkasından gelenler ne de yanından geçenler bilmiyor bunu. Alamıyorlar kokusunu. Bilmesinler zaten. Ne Onun nefesini, ne kokusunu, ne de herhangi başka birşeyini.

O da merak ediyor, neden Onu bu kadar çok sevdiğimi. Anlayamıyor... Ben anlattım aslında. Defalarca da anlatacağım. Her sorduğunda. Her duymak istediğinde.

Gülüşünü seviyorum en çok. Küçük küçük dişleri var. Gözleri de öyle bir parlıyor ki gülünce. Çocuk şenliği taşıyor yüzünde... Düşününce bile gülümsetiyor beni. Çocuk şenliği. Gülümsemesi için en uygun tabir kesinlikle. O an gözlerine bakınca sımsıkı sarılmak istiyorum. Sarılıyorum da gerçi.

Kokusu geliyor şu an burnuma. Parfüm falan değil onun kendi kokusu o.


Rüzgar okşa onun saçlarını benim yerime
Fısılda kulağına sevdiğimi
Rüzgar dolaş onun etrafında dön gel bana
Getir bıraktığı nefesi

Sırılsaklam aşığım
Sarılsak kucaklasak
Kurusam koynunda

Manasızca bağırıp sussak
Konuşmasak
Duysak, anlasak..

Rüzgar okşa onun saçlarını benim yerime
Fısılda kulağına sevdiğimi
Rüzgar dolaş onun etrafında dön gel bana
Getir bıraktığı nefesi

Tut kollarımdan
Kırık dallarımdan
Al sürükle götür beni yanına…

Rüzgar okşa onun saçlarını benim yerime
Fısılda kulağına sevdiğimi
Rüzgar dolaş onun etrafında dön gel bana
Getir bıraktığı nefesi


Çok seviyorum...

Yazının sonu yok değil mi? Sevginin anlatıldığı yazılara bir son yazanları anlayamamışımdır zaten. Benim yazımın da sonu yok bu yüzden.

Öylesine

Şu an kendi evimde değilim. tek başıma oturuyorum. Bir de kedi var, canlı olarak. Benim kedim değil ama şu an gördüğüm beyaz patisi huzur veriyor. Rüya görüyor sanırım, kımıldatıyor arada.

Garip hissediyorum kendimi bu aralar. İki gündür ağlamamaya çalışıyorum ama engel olamıyorum. Hatta bunu yazarken bile ağlayasım var. Sanki herşey ellerimden kayıp gidecekmiş gibi. hiçbir şeyin sahibi değilmişim gibi. Aslında sahip olmak demeyelim de adı herneyse işte. Hayatımın parçası olmasını istediğim herşey, başkalarının hayatının bir parçası sanki. Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum. Aslında umut dolu şeyler de yazmak istiyorum. Düşüncelerimde varlar çünkü. Bir yandan da bu hislerime engel olamıyorum. Çok şey istemediğimi biliyorum. Belki birçok insanın hayatı için istediklerinden çok daha az. Olacağını umut ediyorum. Olmaması için bir sebep göremiyorum. Ama bazen gördüğüm herhangi birşey, özellikle de bu aralar, beni düşürüyor sanki. Ayağım takılıyor, dizimin üstüne düşüyorum, acıyor ama yürümeme engel değil. Yürüyorum. Aynen bu, bu aralar yaşadığım. Birkaç gündür. Yazım bile kesik kesik. Şimdi kapıyı açıp biraz yağmuru dinleyeceğim. Su her zaman rahatlatmıştır beni. Mutsuz değilim aslında ufak bir buhran. Bir  yandan bilgi yarışması izleyip ona cevaplar veriyorum mesela. Güzel şeyler yaşayacaksam öncesinde böyle ufak buhranlar atlatıyorum.

Hayatımdaki insanların ne düşündüğünü, ne hissettiğini, nasıl tepki vereceğini düşünen bir insan olarak benim de ne düşündüğüm, ne hissettiğim önemli olsun istiyorum. İnsanlara laf geçmediği için çaresiz kalınan bir durum bu.

Hava soğukmuş. Üşümek te güzel bazen. Kapıyı kapattığında ısınacağını bildiğin için sanırım.

Şarap içesim var. Bir sürü şey düşündüğüm için sanırım, biraz hiçbir şey düşünmemeye ihtiyacım var.

11 Ekim 2013 Cuma

Sevgi

Sevmek ve sevilmek... İnsanların en çok olmasını istediği ve en çok korktukları şey... Sevdiği zaman kaybetmekten korkar, sevildiği zaman da sevginin büyüklüğünden korkar insan.

Akıllarından geçen cümleleri bir kenara bırakıp, güzelliğini yaşamazlar. Hep sorular sorular...

Hakediyor muyum acaba?
Ne yaptım bu sevgiyi hakedecek?
Daha çok sevilmeyi haketmıyor mu?

Neden haketmeyesin? O an aklından geçen cümleler neler? Karşındaki senin hakettiğini düşünmüş te sen neden haketmediğini düşünüyorsun? Madem böyle bir soru geçiyor aklından, haket o zaman. Bir başkasının hakedeceğinden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?

Neden bu sevgiyi haketmek için ekstra birşey yapman gerektiğini düşünüyorsun? Yapman gereken birşeyler mi var? Neden yapmıyorsun o zaman? Karşındaki sende birşeyler görmüş ki seviyor. Neyi zorluyorsun? Neden illa birşey bulmaya çalışıyorsun? Hiçbir şey yapmadığını düşünüyorsan yap o zaman. Neyi bekliyorsun?

Daha çok sevilmeyi hakettiğini düşünüyorsan sev o zaman. Neden bunu bir başkasının sağlaması gerektiğini düşünüyorsun ki? Başka bir adamın daha çok seveceğini nereden biliyorsun? Üzmeyeceğinden nasıl bu kadar eminsin? Bunca zaman birşeyler yolunda gitmemiş ki seninle değil mi? Ee o zaman?

Sevdiğiniz kişiyi başkalarının kollarına, daha iyisini hakediyor adı altında bırakmak ne kadar mantıklı? Bir başkasının sizden farkı ne? Sizin, kendinize göre yeterince sevmediğinizi neden bir başkası daha çok sevsin? O kişi sizden daha mı çok sevgiyi hakediyor sizce? Neden? Neden sizden daha iyi? Onun eksileri olmayacak mı? Sizden daha mı az eksisi olacak? Nereden biliyorsunuz?

Herkesin bu hayatta eksileri ve artıları var. Sizde eksi olan başkasında artıysa sizde artı olan da başkasında eksi oluyor. Belirli bir yaşın üzerinde, birkaç ilişki yaşamış herkes bilir bunu. Başkalarının kollarına göndermek çözüm olsaydı sizin  çözüm olmanız gerekirdi. Daha çok sevgiyi hakettiğini düşünüyorsanız daha çok sevin. daha iyi şeyleri hakettiğini düşünüyorsanız o zaman daha iyi şeyler sunun. Bir başkasından gelecek olanları isteseydi zaten onunla beraber olurdu. Sizi istedi ki sizinle beraber oldu. Siz yapabileceklerinizi yapın, bırakın gerisi ona kalsın.

Sevmenin ve sevilmenin güzelliklerini yaşayın. Tadına varın. Fikrinizi tabi ki söyleyin ama karşınızdakinin yerine düşünmeyin. Sizin daha iyisini hakettiğinizi düşündüğünüz kişi sizinle ise bunun sizi daha mutlu etmesi gerekmez mi? İnsanlar hep olumsuza odaklı. Siz farklı olun. İnsanların mutsuz olmasının sebebi sadece kendileri. Siz mutluluğu yaşayın.

Bir insanın, istediği insanla mutlu olması kadar güzel birşey yok. Bırakın karşınızdaki de siz de bunun keyfine varın.

8 Ekim 2013 Salı

Istanbul


Benim şehrim Istanbul.

Yağmuruyla, soğuğuyla, kaldırım taşlarıyla, yollarıyla, gökyüzüyle, güneşiyle, bulutuyla, Kadıköyüyle, Beşiktaşıyla, tarihiyle, boğazıyla, deniziyle, martılarıyla ...

İnsanlarının değerini bilmediği bir şehirdir Istanbul.  Başka şehirlerin hayalini kurarlar, sokaklarını pisletirler, kaldırımlarını çiğnerler, beton yapılarla doldurur, denizini pisletirler. Gökyüzüne ulaşabilselerdi onu da lekelerlerdi.

Sadece almaya gelirler Istanbul'a. Kimse hiçbir şey vermemiştir bu şehre. Başka şehirlere gitmenin hayalini kurar bu şehrin insanları. Memleketlerini özlerler hep.

İstanbul'a kadın da diyen var erkek te. İlla bir biçimi olmalı ya herşeyin, Istanbul'a da çizerler bir biçim. Biçimini bilmem ama ruhu var bu şehrin, insanlarının henüz okumayı beceremedikleri. Sabrı var bu şehrin, usulca yatar onca insanın ayaklarının altında.

Sevgili gibidir Istanbul, denizini, gökyüzünü sunar insanlara. Denizini kirletirler Istanbul'un, içinde kayboldukları. Denizi, gözleridir bu şehrin. O gözlere kimse bakmadığı içindir ki lekelidir gözleri.  İnsanları sadece girerler, çıkarlar. Eğer olur da bakarlarsa da başkalarını ararlar.

Gökyüzü, şefkatidir bu şehrin. Deniziyle birleştiğinde ufukta umutlar barındırır. Gökyüzü sarar lekeli gözlerini, yağmur yıkar sokaklarını.

Duvarları vardır bu şehrin, kuytusunda evsizlerin barındığı. Köprü altlarını yuva yapar çocuklarına bu şehir.

Yolları da var bu şehrin. Memleketlerini özleyenleri, başka şehirlerin hayallerini kuranları, uzaklaşmak isteyenleri kavuşturur memleketlerine, hayallerine, aradıkları sakinliğe. O yollardan geri gelenleri kucaklar Istanbul. İnsanlar gitmenin de hakkını veremiyorlar. Verebilseler keşke de bu şehir sadece sevdalılarına kalsa. Denizine, gökyüzüne, martısına, sokağına, tarihine, duvarlarına aşık olanlarına kalsa...

Not: İstanbul'un telaffuzunun doğrusu Istanbul'dur.

7 Ekim 2013 Pazartesi

Onlar


Bana hep zor adamlar denk geldi. Daha önce kalbi kırılmış, şefkate ve ilgiye aç. Hep çok sevdim diyemem. Sevdim ama. Çok sevdiğim de oldu. Şefkatimi, ilgimi esirgemedim hiç ama hiç te sevildiğimi dibine kadar hissetmedim. Onlar hep başkalarının yasını tutarken, ben onlarla güzel hayaller kurdum. Kalbime yerleştirdim onları, ellerimle saçlarını okşadım, öptüm onları, kucağımda uyuttum, hayaller kurdurdum onlara. Renkli çiçeklerle, büyük gövdeli ağaçlarla dolu bahçemi açtım onlara, minik evime yerleştirdim onları mutfağında küçük saksıda fesleğeni olan. Hayaldi işte. Hiçbiri ait olmayı beceremedi. Onlara ait olmayanların düşünceleriyle doldu beyinleri. İçten baktım onlara, en yumuşak taraflarımı açtım. İncitmemek için parmak uçlarımla dokundum hep. Kelimeler dökülürken dudaklarından ben yumuşaklarını seçtim hep. İçim ısınsın istedim. İncinmek istemedim. İncitmesinler beni istedim. İstediğim sadece sevgiydi. Saçlarım sevgiyle okşansın istedim. Ellerim sevgiyle tutulsun, gözlerime sevgiyle bakılsın istedim. Sevildiğimi hissedeyim istedim.

Onlar sıcak bir kucak isterlerken kendilerine, benim ne istediğimi, ne düşündüğümü önemsemediler. Her bir kırgınlığımın nedeni oldular. Sadece ne istediklerine odaklandılar. Benden istediklerini almak için benim isteklerimi, düşüncelerimi, fikirlerimi ezip geçtiler. En çok sevdiğini söyleyeni en çok zararı verdi bana. En şefkat isteyeni bizim için, ikimiz için bir kelime bile söyleyemedi. Bu bana oynanan bir oyun mu bilemedim ama hepsinin eski sevgilileri sadece iki isimdi. Birbirleriyle adaş farklı kadınlar. Başkalarının olan ama bu adamların hala düşüncelerinden atamadığı kadınlar. Bilmiyordum. Hep sonradan öğrendim. Sonradan farkettim.

Bu tip adamlar dolu etrafta. kadınları korkmadan inciten, kıran, yeterince önemsemeyen. Sorsan hepsi kadınları biliyordu. Kadınların ne düşündüğünü, ne istediğini, ne hissettiğini. Sorsan hepsi çok mutlu edecekti de fırsat verilmedi ya da fırsatları iyi değerlendiremediler. Bir kadını sevdiklerinde neler olabileceğinden o kadar habersizdiler ki. Sevilen, mutlu bir kadın kadar cömerti yok dünyada. Bir kadın kalbini açıyorsa adam sadece keyfini çıkarmalı. Şık bir sofra düşünün. Çeşit çeşit yemekler. O sofraya erkeğin getirmesi gereken tek şey bir içecek. Belki bir şişe şarap, belki sadece su. Sonra sofraya oturmalı ve o sofranın o kadının ona sunduğu şeyler olduğunu bilerek yavaş yavaş, tadını ala ala yutmalı lokmalarını. Kadının sevgisinde incelik vardır çünkü. Erkeklerse döke saça yenilen bir yemek sonrasında arkasında lekeli bir örtü, yarım bırakılmış yiyecekler bırakırlar. Sonra kadın o yarım yamalak, döke saça yenen şeyleri toplar ve dolaba kaldırır. Masaörtüsü de yıkanır. Masa da eski haline getirilir. ne o adam bir daha o sofrada bulunacaktır ne de kadın yere dökülen incilerini bir daha adama sunacaktır.

Bu adamlar daha sonra oturup, kadınlardan dert yanar.

Bir adam, onu seven bir kadını sarıp sarmalamadıysa ve sevgiyi karşılıklı yaşamadıysa bir kadın güzelliği nedir hiçbir zaman bilemeyecek, anlayamayacak. Kadının renklerinden kendini hep mahrum bırakıp, başka adamların cümleleriyle çalıntı hayatlarla yaşayacak.

Yaşamak



"Yaşamak" kelimesinin anlamı herkes için farklı. Herkes başka başka anlamlar yükler  kendince yaşamaya.  en çok insana yakışmaz yaşamak. Beceremez çünkü insan.

Yanıbaşındaki mutluluğu göremez. Güzelliklere kapar kalbini. Doğru şeylere kapar beynini. Devekuşu misali kafasını gömer geçmişine, başarısızlıklarına, olumsuzluklara. Görürsün, dokunursun ama o kadar. İnsanlar o kadar muhtaç ki mutluluğa, acıdan keyif almaya çalışıyorlar. Güçlü olmanın acıyla yaşamak olduğunu sanıyorlar. Kendi yarattıkları dünyalarının içini acı, öfke, mutsuzluk ile doldurduklarında ve bunlarla nefes alıp, vermeye devam ettikçe güçlendiklerini düşünüyorlar.
İnsanlar perişan bir hayat sürmek istiyorlar. Kötü olmak istiyorlar. Dostoyevski, Bukowski kitaplarında geçen o sefil, perişan, 2. birayı almaya gücü olmayan adamlar gibi olmak istiyorlar. Bu adamlardan birşey bekleyemezsin çünkü. Kimse onlara birşey diyemez. Zaten kötüdür, perişandır, zavallıdır. Bir insan kendine bunu neden yapar? Kolaya mı kaçar?

En çok insanlar beceremez yaşamayı. Sevildiğini anlamaz, sevmekten korkar. Sevgisini anlamayan insanların, kötü bir patronun esiri olur. Hiç birşeyin daha iyisini hakettiğini düşünmez. Daha iyisi için hiçbir şey yapmaz. Sevildiğinin değerini bilmez, sevmenin güzelliğini yeniden keşfetmez, işinde mutluysa maaşını beğenmez, kendini sevmez, arkadaşını beğenmez, sevgilisini beğenmez. İnsanların çizdiği kalıplara karşı durduğu halde aynı kalıplara arkadaşını, sevgilisini sokmaya çalışır. Yetinmek nedir unutur.

Yaşamak dediğin şey; biraz sevmek, biraz sevilmek, biraz çalışmak, biraz kazanmak, biraz sahip olmak, biraz yetinmek, biraz ait olmak, biraz mutluluk, biraz güç, biraz hüzün. Birle yetinmeyi bilmeyene birazla yetin demek, devekuşuna uç, uçamıyorsan koş demek.